PSİNEMA

Anla ve Özgürleş

The Curious Case of Benjamin Button

Filmlerdeki felsefî konular nelerdir?

The Curious Case of Benjamin Button

Mesajgönderen Gizem Akgülgil » Pzt Şub 09, 2009 10:31 pm

Kör bir saat ustası, oğlunu bir savaşta kaybeder ve bunun üzerine ters çalışan bir saat icat eder. İstediği tek şey oğlunun geri gelebilmesidir. Saatçi simgesel bir şey yapar ancak bunu deneyimleyen biri vardır: Benjamin Button. Saatçi ve Benjamin arasındaki bir metafordan öteye geçmez aralarında bir neden sonuç ilişkisi yoktur. Fakat Benjamin yaşlı bir şekilde doğar ve bebek olduğunda ölür. David Fincher ilginç bir hikayeyi beyazperdeye uyarlıyor. Filmin felsefi açıdan değeriyse, hem bölümlediğimiz zamana getirdiği eleştirisi hemde ruh/beden ayrılığı. Hayatı hep Shakespeare'in anlattığı gibi yedi bölümden ibaret biliriz ve bunlar birbirini takip eder.

"Bütün dünya bir sahnedir,Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar.Bir kişi bir çok rolü birden oynar.Bu oyun insanın yedi çağıdır.İlk rol bebeklik çağıdır.Dadısının kollarında agucuk yaparken.Sonra mızıkçı bir okul çocuğu.Çantası elinde; Yüzünde sabahın parlaklığı, ayaklarını sürüyerek okula gider.Bundan sonra aşık delikanlı gelir.İç çekişleri ve sevgilinin kaşlarına yazılmış şiirlerle.Sonra asker olur garip yeminler eder, leopara benzeyen sakalıyla, onurlu ve kıskanç, savaşta atak ve korkusuz.Topun ağzında bile şöhretin hayallerini kurar.Sonra hakimliğe başlar.Şişman göbeği lezzetli etle dolu,gözleri ciddi, sakalı ciddi kesimli.Bilge atasözleri ve modern örneklerle konuşur ve böylece rolünü oynar. Altıncı çağda ise palyaço giysileriyle,gözünde gözlüğü, yanında çantası.Gençliğinden kalma pantalonu, zayıflamış vücuduna bol gelir ve kalın erkek sesi tekrar çoçukluğundaki gibi incelir. Son sahnede bu olaylı tarih sona erer.İkinci çocuklukla herşey biter, dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz." W.Shakespeare

Benjamin hayata tersten başlıyor. Önce yaşlı sonra, genç ve bebek oluyor. Brgson'un dediği gibi hayat sadece bir akış hangi yöne akıyor olduğu önemli değil. Biz Benjamin'in hayatının ters olduğunu düşünürken , o sadece farklı yöne akıyor. Benjamin her ne kadar yaşlı doğsa da bildikleri, tecrübeleri ve düşünceleri çocuk yaştadır. Doğduğunda romatizmaları katarakttan kör olmuş gözeri vardır. 50 yaşını geçtiğinde baba olmuştur ancak ergenlik sivilceleri yeni çıkmaya başlamıştır. 12 yaşındaki bir çocuk görüntüsünde ise bunamaya başlamıştır. Descartes'ın felsefesinde ilk olarak mind/body ayrımı ortaya çıkar. Benjamininki de aynısıdır. Önemli olan yine ruhudur tabiki. Yaşadıkları oluşturur kişiliğini. Bedeni bir yanılgıdır sadece.

Filmi izlerken bazı noktalarda "Forrest Gump"ı hatırladım. Benjamin Button'da da bazı varoluşçu davranışlar vardı. Yaptığı eylemlerin hiçbirini araç olarak kullanmıyor onlara bir amaç olarak bakıyordu.

Film 13 dalda Oscar adayı ve başarılı bir film. Her ne kadar bir aşk filmi olsa da asıl metne insanın yaşlanarak değil gençleşerek ölümü şeklinde bakılırsa film daha keyif verici oluyor.
Kullanıcı avatarı
Gizem Akgülgil
Moderatör
 
Mesajlar: 102
Kayıt: Cmt Eyl 20, 2008 8:16 pm
Konum: ODTÜ Felsefe

Mesajgönderen Faruk Gençöz » Pzt Şub 09, 2009 10:57 pm

Doğrusu hayatı tersten yaşamak kavramını hiç düşünmemiştim. Anlamakta da zorluk çektim. Bu ilginç filme dikkat çektiğin için teşekkürler.
Kullanıcı avatarı
Faruk Gençöz
Psinema Projesi Yöneticisi
 
Mesajlar: 1733
Kayıt: Cum Oca 19, 2007 1:06 pm
Konum: ODTÜ Psikoloji Bölümü
Film türü tercihi: Dram

Mesajgönderen Özden Baltekin » Sal Şub 10, 2009 12:06 am

Filmi izleyeli bir haftadan fazla oldu, sindirecek vaktim olduğunu söyleyebilecek yeterlilikte bir zaman. Filmde suratınızın ortasına çarpan bir değişik açı var. Ne zaman neyin geleceğinin ve bunun yaşamınızdan neler alıp ona neler kattığını anlayabilmek açısından aynı anda iki gözden bakarmış gibi oluyor filmi izlerken. Benjamin her ne kadar yakın çevresi tarafından bu gençleşme durumuyla biliniyor da olsa, serüveni boyunca dahil olduğu bir çok hayatın sahibi onun bu özelliğini bilmiyor. Bu yüzden Benjamin'in kişiliğinin aldığı tatlar onu ilginç bir yaşama sürüklüyor. Özellikle izlerken göreceğiniz kaptan kişiliği ve rusyadaki ajanın eşi olan aşığı Benjamin'in teğet geçerken ciddi biçimde etkilediği/etkilendiği karakterler. Dışlanmışlığa dair de bir çok öğeyi barındıran filmde cinselliğe ve cinsiyet rollerine dair de güzel dokunuşlar vardı. İzlendikçe üzerine çokça konuşulacak ve konusuyla ilginç olmanın çok ötesinde izlenme değerine sahip bir film Benjamin Button'un İlginç Hikayesi...
Kullanıcı avatarı
Özden Baltekin
 
Mesajlar: 26
Kayıt: Pzt Eyl 22, 2008 9:27 pm
Konum: ODTÜ MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK BÖLÜMÜ LİNSANS ÖĞRENCİSİ

Mesajgönderen İrem Motan » Sal Şub 10, 2009 1:01 am

Öncelikle, filmi tahmin ettiğim kadar beğenmediğimi itiraf etmek zorundayım. Benim için en çok dikkat çekici nokta: "Bozuk bir saatin günde 2 defa doğru anı göstermesi" lafını aklıma getiren, "tersten yaşanan" bir yaşamda bile doğal düzene uyulabilmek için fırsat tanındığı... Filmin kadın karakteri Daisy'nin de dikkatini çektiği üzere, "ortada buluşup" ilişkilerinden bu dünyaya ürün bile verebildiler :)))
Kullanıcı avatarı
İrem Motan
 
Mesajlar: 82
Kayıt: Çrş Oca 31, 2007 4:53 pm
Konum: ODTÜ-Psikoloji Bölümü

Mesajgönderen Gaye Çenesiz » Sal Şub 10, 2009 11:32 am

Filmi henüz izlemedim ama bu kurgu bana Can Yücel'in bir şiirini hatırlattı. Şimdilik sizlerle şiiri paylaşıyorum ve kafamda "Acaba filmde bu konu nasıl ele alınıyor?" sorusu ile filme gideceğim.

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karşınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaşlara kadar hersey garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak işe başlıyorsunuz. Herkes karşınızda
el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, işi
bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..." keyfe
bakar mısınız ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatınız bitiyor...
Kullanıcı avatarı
Gaye Çenesiz
Editör Yrd.
 
Mesajlar: 143
Kayıt: Pzt Oca 22, 2007 10:19 am
Konum: ODTÜ Psikoloji Bölümü

Mesajgönderen Ayşegül Baran » Cmt Şub 14, 2009 9:55 pm

Doğrusu ben de İrem Motan gibi filmin beklediğim kadar güzel olmadığını anladığımda sonuna yaklaşmıştım. Hayata dair farklı, yeni bir bakış açısıyla karşılaşmak istememe rağmen (böylesi ilginç bir konuda özellikle beklenti oluşuyor kendiliğinden) filme kendi beklentimi uydurmakta zorlandım. Normale yakın bir hayatın yaşanabileceğini bu kadar uç bir noktada göstermiş olması filmi tam bir Hollywood fimi yapıyor aslında. Her şey tersten de olsa olması gerektiği (!) gibi ilerliyor. Evden ayrılan genç-yaşlı maceralara atılıyor, bir takım heyecanlardan sonra ilk aşkına geri dönüyor. Gerçi beraber oldukları süre boyunca alttan alta işlenen başka bir konu filmin genelinden daha çok umut vadediyor: Anın yaşanması, tikellerin zaferi. Bergsoncu bir akış olduğu ancak bu noktada söylenebilir sanırım. Ama filmin genelinde daha çok Hegelci sayılabilecek bir dönüş var sanırım. Olan, olması gerekene dönüşüyor. Tekil durumlardan öte "gerçek" olan bir tümel haklılaştırılıyor. Zamanın ruhu tersten de olsa kendini gerçeleştirirken herkes yapması gerekeni yapıyor. Elbette ruh-beden ikiliği de çok vurgulanıyor. Böyle yaratıcı olunabilecek bir konuda bu kadar "gerçek" dünyaya bağlanılması da tam br Hollywood geleneği olarak her zaman karşımıza çıkıyor ne yazık ki.
Kullanıcı avatarı
Ayşegül Baran
 
Mesajlar: 3
Kayıt: Çrş May 28, 2008 3:13 pm
Konum: Antalya

Mesajgönderen Burak Kaya » Pzr Mar 01, 2009 4:46 am

Film bence çok güzeldi. "Hayatımız ya tersten olsaydı?" diyerek hayata olan bakış açımızı farklı yönlerden de görecek şekilde genişletmeliyiz gibi bir sonucu görebiliriz, ya da yaşamı tersten giden birine göre hayattan öğrenilenler de aynı işler mi? Veya yine denildiği gibi ters giden şeylerin de aslında düzene uyum sağladığı bölümler var mıdır? vs... gibi. Ölümlerle erken tanışmak bizi daha iyi hazırlayabilir mi aslında sevdiklerin kaybına? gördüğüm başka bir mesele...
Yine David Fincher-Brad Pitt birleşiminin harika bir sonucu harika bir film...
Kullanıcı avatarı
Burak Kaya
 
Mesajlar: 7
Kayıt: Cmt Şub 28, 2009 2:02 pm
Konum: Samsun

Mesajgönderen Melike N. Korkmaz » Pzr Mar 01, 2009 10:39 pm

Filmin konusunu okuduğumda çok dikkatimi çekmişti. “Hımm… Enteresan… Mutlaka görmeliyim bu filmi!” demiştim kendi kendime. Filmi izlemeye başlamadan dakikalar önce düşündüm...“Acaba gerçekten böyle bir şey mümkün olsaydı daha mı iyi olurdu, yoksa daha mı kötü?”. Önce şöyle bir şey geldi aklıma… Ham bir ruhla yaşlı bir bedende dünyaya geliyoruz ve en tecrübeli olduğumuz yıllar genç bir bedene sahip olduğumuz dönemlere denk gelecek ve böylelikle belki de bilgi ve tecrübeyle donatıldığımız zamanda en çok istediğimiz bedendeyken çok daha doğru kararlar vererek yaşamın tadını daha iyi çıkarabiliriz... Ama sonra... :? Aslında bebeklik ve yaşlılık birbirine çok benziyor… Bu durumda bu tecrübe yine orta noktaya isabet edecek ve diğerinden pek de farklı olmayacak. Üstelik bu sefer de çocukluğu doya doya yaşayamayacaksınız çünkü bunama başlayacak… Tersten ya da düzden her durumda da kaçınılmaz tek şey var o da ölüm. “Bir bebek olarak mı ölmek istersiniz, yoksa yaşlı biri olarak mı?”. Burada da yine değişen tek şey beden… Filmdeki imkansız aşk öyküsünde hissettiklerim (gerçekten üzüldüğümü hissettim) bana şunu düşündürdü… Eğer yaşamın kuralı bu olsaydı ve herkes böyle dünyaya gelseydi tamam, ama… Tek bir kişi böyle olacaksa hayır…Tek başına ölümsüzlüğü elde etmek gibi… Gerçekten ilginç bir hikaye, düşündürüyor ama ne kazandırdığına ilişkin çok net bir şey oluşmadı kafamda. Bu arada Can Yücel’in şiiri gerçekten çok uymuş temaya :) Fakat şunu anlamadım. Bu şiirde ruh olarak da yaşlı dünyaya gelmek kast edilen sanırım (?) ama filmde yaşlı bedende genç olarak gelme durumu söz konusu. Bu ayrım, yaşanılan süreci çok etkiler bence hatta bu cümlemden şunu çıkarttım kendi kendime: Filmde yarı tersten gibi bir durum oluyor o halde :? Bu film bana Nicole Kidman'ın oynadığı "Birth" filmini de anımsattı beden ve bedenin içindeki ayrımından...
Kullanıcı avatarı
Melike N. Korkmaz
Yönetici
 
Mesajlar: 187
Kayıt: Sal Şub 20, 2007 9:19 pm
Konum: A.Ü. Disiplinlerarası Adli Tıp Anabilim Dalı, Adli Psikoloji Y.L.

Mesajgönderen Gizem Sarısoy » Pzr Mar 01, 2009 11:47 pm

Ben de filmi beğenenler ve etkileyici bulanlar safındayın. Can Yücel'in şiirini aklıma getirdiği gibi aslında onun ne iyi ne güzel dediği gibi de olmadığı ortada.(Tabii ki bu bir hastalık olduğu sürece)
Filmde etkilendiğim nokta duyguların çok güzel yansıtılmış olmasıydı ve ister istemez ben de kendimi ve yaşayabileceğim duyguları sorgulamaya başladım. Bu açıdan film beni biraz sarstı diyebilirim.
Çocuklğunu çocuk gibi yaşlılığını yaşlı gibi geçiremediği bir hayat var ortada. Bir de çocuğunu ve Daisy'i bırakıp gitmesi ikilemi var. "Onun bir babaya ihtiyacı var oyun arkadaşına değil" sözü aklımda kalan etkileyici repliklerden. Filmin sonlarına doğru da Daisy'nin anlattığı kısımlarda" yavaş yavaş yürümeyi unutuşunu izledim, daha sonra konuşmayı unutuşunu.. " kısımları insana gerçekten başka bir bakış açısı sunuyor. Filmde anı defteri okumak ve caroline'in gerçek babasının aslında bildiği insan olmadığını öğrenmesi kısımları çok kullanılan hikayeler olsa da ana konusu ve işlenişi açısından değişik bir filmdi. Filmin uzun olması da aslında sizi sona daha iyi hazırlıyor bence.
Kullanıcı avatarı
Gizem Sarısoy
 
Mesajlar: 66
Kayıt: Pzt Oca 28, 2008 1:28 pm
Konum: ODTU- psikoloji
Film türü tercihi: Macera
Eğitim/Meslek: Klinik Psikolog

Mesajgönderen Merve Topcu » Prş Mar 12, 2009 9:25 pm

psikoloji günlerine katılan hacettepe geropsikoloji bilim dalı başkanı doç. dr. Banu cangöz de 'yaşlılık: yıllara yaşam katmak' başlıklı konuşmasında da bu filme değindi. kendisi 'wisdom paradox'u çok başarılı bir şekilde anlattığını söyledi. widom paradox'a göre kişi yaşlanırken bir çok zihinsel mekanizmayı (planlama, organizasyon, gruplama, karşılaştırma, vb.) kaybetsede yıllar geçtikçe daha bilgili ve bilge bir hale geliyor. bu görüşe ben de katılıyorum. tersten alarak hikayeyi bu noktaya çok başarılı değinmiş film. paylaşayım istedim :)sevgiler..
Kullanıcı avatarı
Merve Topcu
 
Mesajlar: 65
Kayıt: Cmt Şub 21, 2009 11:15 am
Konum: ODTÜ Psikoloji

Mesajgönderen İncila Gürol » Pzr Haz 21, 2009 1:13 am

Film hem temel konusu itibariyle hem de küçük küçük sahnelerde değindiği ayrıntılarla pek çok ikilime sürüklüyor izleyiciyi. Daisy'nin kaza olayını anlattığı sahnede ilginç bir yorum vardı. Eğer şu şöyle olmasaydı bu da böyle olmasaydı gibi saniyelik ve çok çok alakasız insanlardan konuyu alarak dallandırarak değişik bir açıdan anlatmayı seçmiş yönetmen bu olayı. Günlük hayatımızda sık sık bir çoğumuzun aklına gelen bir şeydir belki ama hiç birimizin kendi hayatımızda bilemeyeceğimiz kadar ama bir o kadar da merak edebileceğimiz bir olaylar zincirine filmde yer vermesi ilginçti. Hoş bir detay olduğuna inansam da filmden çok kopuk gibi geldi bana. Bir anda bu insanlar da kim diyerek filmin aslından koptuğumu hissettim. Sanırım bu kadar felsefe yapmışken biraz da bu konuya değinelim demek istemiş yönetmen.

Diğer bir konu ise çocuğu olduktan sonra gitmesiydi. Bunun kararını vermek gerçekten çok güç duruyor. Ama ben filmi izlerken Benjamin'e bayağı kızmıştım. Kızının belki diğer çocuklar gibi bir hayatı olmayacaktı. Onlar gibi bir babası da olamayacaktı belki ama en azından 17-18 yaşlarına kadar kendisi için bir figür oluşturabilecek yaşta bir babası olacaktı. Babasının gün geçtikçe yaşlanması yerine çocuklaştığını bilerek büyüyeceği içinse bu durum onun için gayet normal olacaktı. Elbette bir oyun arkadaşı değil bir babaya ihtiyacı vardır çocuğun ancak bir çocuk olarak bu gerçekle büyüdüğünde adapte olabileceğine inanıyorum. Böylece kızının hayatı diğer çocukların gibi olması için onu bir üvey babaya bırakma kararı yerine, hem Daisy'nin hem de kendi mutluluğu için bir takım şeyleri göze almalıydı diye düşünüyorum. Sonunda zaten yine bir çocuk ve bebek olarak Daisy himayesindeydi.
Kullanıcı avatarı
İncila Gürol
 
Mesajlar: 86
Kayıt: Prş Şub 21, 2008 11:22 pm
Konum: ODTÜ Klinik Psikoloji

Mesajgönderen Berk Karaoğlu » Cum Haz 26, 2009 2:49 am

Çok fazla beklenti halinde izlediğim için belki umduğumu bulamamış olabilirim ama film özellikle kurgu bakımından çok başarılı bir film olmuş.
Böyle bir filmi çekebilmek senaryosunu hazırlayabilmek çok zor olsa gerek bunun içinde detaylardaki eksikliklerde pek çok eleştirecek nokta bulabiliyoruz.
Saatin geri işlemesine bağlı olarak gelişen sürecin bağımsız bir şekilde başka bir ailede doğan çocuğun doğuşu ile alakalı olması ve Benjamin'in gerçek babasının onu başka bir aileye vermesi filmin senaryosunu uzun tutan ve karıştıran etkenler olabilir.
Neyse konuya "Sinema ve Felsefe" konusu açısından bakacak olursak bu film bende çok şey düşündürdü tıpkı Can Yücel'in şiirindeki gibi hayat daha mı güzel ve kolay olurdu acaba?
Ancak bildiğimiz üzere çocukluk ve yaşlılık evrelerinin birbirlerine daha benzer evreler olduğunu düşünürsek buradaki en önemli nokta yetişkinlik evresinde ne durumda olduğumuz olabilir. Sahneden örnek vermek gerekirse; Benjamin ile Daisy'nin kendi açtıkları bale salonunda aynanın karşısına geçerek bu halleri ile kendilerini hatırlamak istemeleri örnek verilebilir.
Filmde her ne kadar eleştiriye açık noktalar olsada izlenmeye değer ve güzel bir film olduğunu düşünüyorum..
Kullanıcı avatarı
Berk Karaoğlu
 
Mesajlar: 37
Kayıt: Pzt Mar 23, 2009 8:14 pm
Konum: İzmir Terapi ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi
Film türü tercihi: Bilimkurgu
Eğitim/Meslek: Psikolog

Mesajgönderen Duygu Hiçdurmaz » Cum Haz 26, 2009 1:55 pm

Ben de bu filmi etkileyici bulanlar arasındayım. Yaşlı bir bedende bir çocuk olmanın, sonra da giderek gençleşen bir bedende yaşlanmanın kazançları ve kayıpları ile ilgili küçük karelerde pek çok şey anlatıldığını düşünüyorum. Ancak beni en çok etkileyen nokta Benjamin'in hayatı diğer insanlardan farklı yönde yaşaması nedeniyle yaşadığı yalnızlıktı.
Kullanıcı avatarı
Duygu Hiçdurmaz
 
Mesajlar: 1
Kayıt: Prş Haz 25, 2009 3:41 pm
Konum: Hacettepe Üniversitesi Öğr. Gör. Dr.

Mesajgönderen Semra Candır » Cum Oca 22, 2010 3:28 am

burada paylaşılanları okuyana kadar kendimi yalnız hissediyordum filmi beğenmeme konusunda... evet etkileyeci bir konu: HAYATI TERSTTEN YAŞAMAK... YA OLSAYDI?
olsaydı, şu andan farkı ne olacaktı ki? yine yaşanılacaklar zinciri olmayacak mıydı ? ölüm şeklimizin farklılığı bu durumu farklı yapmamalı diye düşünüyorum.
ve Faruk hocama katılıyorum, anlamakta mantık sınırlarıma yerleştirmekte zorluk çektiğim bir durum..
insanın yaşlanarak değil gençleşerek ölümü bana ancak "wisdom" kavramını hatırlatıyor; öyle ya da böyle hayatta kazanımlarımız bizi gençleştirip ayakta tutacaktır bence.
Kullanıcı avatarı
Semra Candır
 
Mesajlar: 45
Kayıt: Sal Mar 31, 2009 9:19 pm
Konum: Odtü 4. sınıf

Mesajgönderen Eren Aydın » Cmt Tem 10, 2010 12:39 pm

" Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?


Hayatı Tersten Yaşamak – Can Yücel


Türkiye’nin en yetenekli şairlerinden olan Can Yücel şiirinin giriş kısmında sormuş bu soruyu ve şiirin devamında, tersten yaşamanın güzel olabileceğinin kendine göre nedenlerini de sıralamış. Tecrübenin, olgunluğun, yaşanmışlıkların birikiminin yanında, sürekli gençleşen bedeni ve olgunluğa karşı gittikçe azalan sorumlulukları anlatmış. Kendince, kendine has o hafif ama çarpıcı üslubuyla… David Fincher da The Curious Case of Benjamin Button’da aynı Can Yücel gibi, F. Scott Fitzgerald’ın kısa hikayesinden uyarlanan öyküyü ve yine aynı tersten yaşama olayını kendine has yorumuyla aktarmış. Sinemasal olarak neredeyse mükemmel bir yapıma imza atmış, ama bununla da kalmamış tersten yaşama olayını, zamanı ve insanın zaman ve ölüm karşısındaki acizliğini de göstererek kurgulamış.

Benjamin Button’un tersine işleyen saati ve tersine yaşlanan karakterinin aksine, film, zamanın durdurulamaz ve geriye alınamaz oluşunun hikayesini anlatıyor bizlere. Zaman, bütün insanlar için karşı konulamaz, geri getirilemez ve etkisinden kaçılamaz bir kavramdır. Pek çok yerleşik değer, yaşam şekli, hayata bakış açısı ve alınan karar zaman geçtikçe anlamını kaybeder. Gençken kötü denilen, nefret edilen şeylere, bir süre sonra olumlu anlamlar yüklenir. Aslında değişen bunların anlamları değil, bunlara anlamlar yükleyen insanların kendileridir. İnsan, yaşadıkça yeni şeyler öğrenir. Her yeni deneyim, insanın algısını değiştirmek için ortam hazırlar. Yıllar geçtikçe ev/yuva kavramı değişir, tekdüze olan işe gidiş gelişler bir amaca hizmet eder olur, yaşamaktan çok yaşatmak önem kazanır. Ama her şey değişirken, zamanın akıp gidişi ve herkesin bir şekilde ölümle buluşması karşı konulamaz bir gerçektir. İnsan, doğduğu andan itibaren aldığı her solukta ölüme biraz daha yaklaşır. Yaşamak, ölmeye başlamakla eş değerdir. Ya da Henri Bergson’un deyimiyle; yaşamak, yaşlanmaktır. Yaşlanmak ise hem hayattan alınan keyfi hem de ölümün getirdiği ağırlığı aynı anda hissetmeyi gerektirir. Olgunlaştıkça yaşamdan alınan keyif artar, ama bir yandan da en sevdiklerin birer birer ölmeye başlar. Ölümden kaçışla ölümü kabulleniş arasında sıkışıp kalır insan.

Zaman ileriye doğru aksa da geriye doğru aksa da aslında değişen bir şey yoktur. Benjamin Button’un hüzünlü öyküsünün temeli de buna dayanır. Hem Can Yücel’in şiiri hem de Fitzgerald’ın kısa hikayesinin çıkış noktasını oluşturan Mark Twain’in “Seksen yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu.” sözü Benjamin Button’un yaşamı üzerinden ters yüz edilir. Akışın yönünden çok, yaşamın yoğunluğu önemlidir. Benjamin’in dediği gibi, gerektiğinde yeniden başlama cesareti bulunabilecek ve geriye baktığında gurur duyulabilecek bir hayat yaşamak değerlidir. Benjamin’in sıradan olmayan gelişim öyküsü aslında sıradan bir insanın yaşamından farklı değildir. Geriye doğru yaşlansa da, Benjamin için her zaman ilk deneyimler akılda kalıcıdır. İlk öpüşmenin değerli oluşu, aşkın ve hayatın karşı konulamaz cazibesi ve keşkelerle başlayan sonsuz mutluluk istekleri Benjamin için de geçerlidir. Tıpkı ölümün geçerli oluşu gibi…

Sanıyorum, filmin en güzel yanı da burası… Yönetmen Fincher, fantastik ve epik yanı olan bir hayat hikayesini, sıradan bir hayat hikayesiymiş gibi veriyor. Benjamin’in hayat hikayesi, 20 yaşındaki bir genci de içine alıyor, 40 yaşındaki orta yaşlı bir kadını da, 80’lerindeki yaşlı bir adamı da… Hikayenin içinde herkese ve her şeye dair bir parça var. Çocukluktan ergenliğe ve ergenlikten reşitliğe doğru geçişin hem masalsı hem de hüzünlü öyküsü bu. Doğmanın, büyümenin, sevmenin, kaybedişin ve ölmenin tek bir karakterin yaşamı üzerinden betimlemesi Benjamin Button.

Bir insanın doğumundan ölümüne doğru yaptığı yolculuğu tersine bir kurguyla aktaran film, bir yanıyla da yaşamın sezgisel olarak algılanabilecek ve herhangi bir formülle açıklanamayacak düzenini de gözler önüne seriyor. Bir insanın hayatı boyunca tanıdığı insanları da hikayenin içine katarak, bir yaşamın diğer yaşamlar üzerindeki etkisini, hayatın akışının bu yaşamları nasıl etkilediğini de göstererek, bütün bunları muazzam bir kolajla beyazperdeye yansıtıyor. Daisy’nin yaşadığı kazanın anlatıldığı sahne, aslında bir anlamda hayatın akışının kısa bir özetini sunuyor bizlere. Değişkenlerin çokluğuna, bunların kendi aralarındaki ilişkilere, insan hayatının bütün bu karmaşık ilişkiler içindeki kırılganlığına vurguda bulunuyor. Seçimlerin gerekliliğini de göstererek, bunların tek başlarına belirleyici olmadığına değiniyor. Filmin basit ama şiirsel anlatımı da büyük oranda gücünü hayatın kendi dinamiğinden alıyor. Benjamin’in karşısına çıkan fırsatları kaçırışı, daha sonra hayatının farklı dönemlerinde yeniden sevdiği kadını buluşu ve hayatın önüne çıkardığı sonsuz olanaklara verdiği tepkiler hep bir şekilde insanın seçimlerini ve kaderin insanın çevresine ördüğü ağı akla getiriyor.

Benjamin Button’un hikayesi tabii ki sadece masalsı bir doğumdan ölüme yolculuk hikayesi değil. Tarihsel bir arka planı olan, büyüme öyküsüyle birlikte toplumsal gelişimi de koşut bir şekilde aktaran bir hikaye. Film, 1. Dünya Savaşı’nın sonundan başlayarak, New Orleans’taki Katrina felaketine kadar uzanan dönemi içine alıyor. Ama arka planı sadece bir fon olarak kullanarak, toplumsal olayların çok da üstüne gitmiyor. Toplumsal değişimi karakterlerinin kostümleri ve yaşama alışkanlıkları üzerinden hissettirirken, toplumsal olayların bireylere etkilerinden çok, bireylerin birbirlerine olan etkilerini öne çıkarıyor. Bunu yaparken de gerçekçiliği elden bırakmayarak, stilize bir arka plan yaratıyor. Bu doğrultuda pek çok mekan da neredeyse bir dönem filmi kadar büyüleyici ve görkemli gözüküyor. Buğulu ve koyu bir renk paletinden başlayarak giderek açılan ve netleşen renkler de görüntü yönetmeninin dönemleri yansıtış şeklinin görsel kodları olarak filmde kendine yer buluyor.

David Fincher, The Curious Case of Benjamin Button ile birlikte kuşağının en yetenekli yönetmenlerinden biri olduğunu ispat ederken, filmin her yaştan insanı etkileyebilecek yapısı da filmin seyirci gözünde kabulünü kolaylaştırıcı bir rol oynuyor. Yaşama karşı olan duyarsızlığımız ve ölümü kendimizden uzak tutmaya yönelik gayretimiz, Benjamin’in hikayesiyle su yüzüne çıkıyor. Benjamin’in yaşamı üzerinden, film, bizlerin de bir çeşit iç dekorunu yıkmayı başarıyor. Etrafımıza ördüğümüz duvarlara çarpıyor ve kalıcı hasarlar bırakıyor. Benjamin’in ölüme yakınlaşmasına rağmen hiçbir korku duymayışı, ölümü kabullenmenin bir gereklilik oluşu, yaşama coşkusunun bile hüzünden payelenmesi ister istemez insanın içini burkuyor. Benjamin’in dolu dolu geçen yaşamı, yaşama telaşesinin üstünü örttüğü o kırık dökük, yırtık sökük, kirli paslı, hayal meyal hatırladığımız yaşam deneyimlerimizi de yeniden parlatmamıza ön ayak oluyor. Geçmiş, geçmişliğinden sıyrılıyor. Gelecek, sadece alınması gereken düz bir yol olmaktan çıkıyor. Benjamin Button’un tersine işleyen saati ve tersine yaşlanan karakteri, işte bize o temel gerçeği; zamanın durdurulamaz ve geriye alınamaz oluşunu anlatıyor. Bizim iç dekorumuzu yıkarak…
Kullanıcı avatarı
Eren Aydın
 
Mesajlar: 2
Kayıt: Cum Tem 02, 2010 11:50 am
Konum: Ankara üniversitesi


Dön Sinema ve Felsefe

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron