PSİNEMA

Anla ve Özgürleş

suçluluk ve affetmek

Korku/kaygı, iğrenme, üzüntü, mutluluk, şaşkınlık, öfke, suçluluk/utanç, sebepler-sonuçlar. Filmler üzerinden duygularımızın kökenlerini aydınlatalım.

suçluluk ve affetmek

Mesajgönderen Faruk Gençöz » Sal May 31, 2011 5:00 pm

Neden suçluluk hissederiz? Duyguların ikincil, üçüncül reaksiyonlarla katmanlaşmasında suçluluğu hangi katmana yerleştirebiliriz? Suçlulukla uğraşmayı hedefleyen terapist ne yapmalıdır? Affetmeyi sağlamak mümkün müdür?

Yukarıdaki soruları toparlayan ve Emotions in Psychopathology dersini eleştiren yazılarınızı merakla bekliyorum.
Kullanıcı avatarı
Faruk Gençöz
Psinema Projesi Yöneticisi
 
Mesajlar: 1733
Kayıt: Cum Oca 19, 2007 1:06 pm
Konum: ODTÜ Psikoloji Bölümü
Film türü tercihi: Dram

Mesajgönderen ipekpur » Prş Haz 02, 2011 2:56 pm

Dersin en başından beri temel duyguları ve bunların "bozukluk" haline gelme süreçlerini okuduk ve tartıştık. Dersin en başında konuştuğumuz ve her derste yeniden gündeme gelen; vücudumuza dışarıdan bir uyarım geldiğinde ve vücudumuz tepki gösterdiğinde, bu duyumu bizim algı ve yorumlayışımızın onun hangi duygu olduğuna dair kanaat getirdiğimizi gösteriyor. "Sensation" dan "perception" a geçiş aşaması yani. İşte bizim algımız yani bu bilişsel süreç, farklı duyguların açığa çıkmasını sağlıyor. Durum-duygu ifadesi arasında mutlaka biliş var çünkü en ilkel duygumuz olarak söyleyebileceğimiz korkuda bile, uyarana tepki olarak beyin "kendini koru" emrini vermezse korku duymayız.

Lisans ve yüksek lisans eğitimlerimiz boyunca kişilere “neden” diye sormamamız gerektiği tembihlenmişti. Bu sene ise her şey önce alt üst oldu diyebilirim çünkü aslında tüm cevabın “neden” in arkasında gizli olduğunu öğrendim. Neden aynı olay bir insanda sadece hoş bir şaşkınlığa sebep olurken bir başkasında üzüntüye veya öfkeye sebep oluyor? Cevabı da kişinin o zamana kadar oluşturduğu benliğinde yatıyor. Bu benliğe, ister self deriz, ister şema, ister temel inanç… Hepsi ailemizle yaşadığımız erken çocukluk yaşantılarında temelleniyor.

Birincil ve ikincil duygulardan bahsetmiştik. Birincil duygular, çoğu zaman yaşadığımız toplumda hoş karşılanmadığından ya şiddeti azaltılarak veya tamamen ikincil başka bir duygu şeklinde ifade ediliyor. Suçluluk duygusuysa bu bakımdan ikincil bile değil, üç ve hatta dördüncü sırada beynimizde işleniyor diyebiliriz sanırım. Suçluluğun temelinde yatan birincil duygunun “üzüntü” olduğunu söyleyebiliriz. Üzüntü ise psikanalitik açıdan genelde “kayıp” ile ilişkili.

Bu kayıp Melanie Klein’ın teorisinde bebeğin memeyi kaybetmesi ve “kötü meme” veya “kötü anne” düşüncesi sonucu yaşadığı “iyi anne”nin kaybı olabilir. Örneğin memeyi ısıran bir bebeğe annenin vereceği tepki, o annenin hayatı boyunca o çocuğun hataları ile karşılaştığında vereceği tepki ile aynı olacaktır. Bebek memeyi ısırdığında anne ya bebeğe kızacaktır ve bebek kendisini suçlu hissedecektir ya da bunun olağan bir durum olduğunu düşünüp bebeğin benlik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olumlu bir tepki verecektir yani şefkat vermeye devam edecektir. Bu bebek büyüyüp ilköğretim seviyesinde bir başarısızlık yaşadığında annenin tepkisi muhtemelen benzer olacaktır ve bu da çocuğun benliğini şekillendirecektir.

Kayıp durumunda algımız tamamen dışsal atıf yönünde olursa öfke duyarız çünkü başkalarını veya dünyayı suçlarız. İçsel olduğundaysa ya olaya özgü, spesifik bir yorum yaparız ya da tüm olaylara genelleyebiliriz. İçsel bir atıf yapıp, bunu kişinin hayatındaki tüm olaylara genellemesi “utanç” duygusunu getirebilir. Bu genelleme, daha çok “aşılı olmayan” yani bebekliğinde anne tarafından suçlanmış bebeklerde görülebilir. Hatayı kendisinde bulup bunu tüm hayatına genelleyen kişinin yapıcı çözüme ulaşması çok zordur ve durumun depresyonla sonuçlanma ihtimali yüksektir denebilir.

Daha sağlıklı/aşılı dediğimiz kişiler ise içsel atıf yapıp hatayı kendisinde arayıp olaya özgü bir yorum yaparak “suçluluk” hissedecek ve olaydan ders çıkarıp kendisi için yapıcı bir sonuca varacaktır. Bu sonuca varma aşamasında ruminasyonlar ve depresif belirtiler de olabilir ama bu belirtilerin de yapıcı çözüme varmada işlevsel olduklarını söyleyebiliriz çünkü bunlar aslında hata yaptığımız durumlarda evrimsel olarak getirdiğimiz ve sonuç bulmaya yönelik davranış kodlarıdır denebilir.

Klein’a gore, anneye karşı “nefret” hisseden bebek anneyi “iyi anne” ve “kötü anne” diye ikiye ayırırken kendisi de suçluluk hisseder. Sonrasında aslında iyi anne ve kötü annenin aynı insan olduğunu, her insanın ve hatta tüm olayların içinde iyilik de kötülük de bulunabileceğini gören insan ise Klein’a gore “depresif aşama”ya geçer fakat bu depresif aşama Klein’a göre de olgunluk işaretidir yani işlevseldir çünkü bu aşamadan sonra kişi yaşantılarını bütünleştirebilmeye, belki daha çok sorumluluk almaya ve olayları içsel ve dışsal atıflar ile (her yönüyle) görmeye başlayacaktır. İşte affetmek ise burada sahneye geliyor.

Önceden sırf içsel bir atıf yapan ve suçluluk hisseden kişi, olaylarda dışsal etkenleri de görmeye başlayınca suçluluk duygusu azalabilir. Buna derste “gerçekliğe yaklaşmak” demiştik. Yani hiçbir ilişkisel olayda tek başımıza sorumluluğu üstlenemeyiz, eğer üstleniyorsak da gerçeklikten uzaklaşıyoruz demektir. Burada insanın kendisini affetmesi söz konusu oluyor.

Bir travma mağdurunu düşünürsek, o kendisini kurban olarak hissedip kontrolün tamamen başkasında olduğunu düşünüyorsa, dışsal atıf yapıyordur, bu öfke çıkarabileceği gibi inkar veya bastırma yapmasına da sebep olabilir. İçsel atıf yapıyorsa ve hayatına genelliyorsa (hayatım boyunca hep mağdur oldum ve olacağım şeklinde), onun için gerçekliğe yaklaşmak, travma yaşadığı an sırasında veya sonrasında yaşadıklarıyla başa çıkmada kendisine de rol düştüğünü görüp sorumluluğu biraz da kendisi üzerine almak olabilir. Örneğin ensest ilişkiye maruz kalmış bir genç kızın yıllarca sessiz kalmış olduğunu görmesi, sessiz kalmadığında en azından yasal sürecin ve psikolojik tedavinin başlamasını sağlayarak durumun çözülmeye başladığını görmesi, kendi hayatının sorumluluğunu üzerine alması gibi.

Özetle, bu derse yakın zamanda “bir travma yaşatıldığım” düşüncesiyle başladım ve dersi , yaşadıklarımda benim de çok büyük payım olduğu gerçeğiyle bitirdim. En başta affetmek imkânsız görünürken, şimdi sanırım splitting’i bırakmaya ve bütünleştirme yapmaya çok yakınım. Bunu yaparsam daha güçlü bir benliğe ulaşacağımı da seziyorum. Emotions in Psychopathology dersinin en az süpervizyon almak kadar bilgilendirici ve yaşantısal bir ders olduğunu düşünüyorum ve Hocamız Prof. Dr. Faruk Gençöz’e emeğinden ve kendimizi özgürce ifade edebileceğimiz bir “güvenli üs” sağladığından ötürü çok teşekkür ediyorum.
Kullanıcı avatarı
ipekpur
Muhabir (İstanbul)
 
Mesajlar: 147
Kayıt: Pzr May 27, 2007 9:29 am
Konum: ODTÜ Klinik Psikoloji Doktora

Mesajgönderen Sema Yurduşen » Pzr Haz 05, 2011 10:51 pm

Suçluluk ve affetmek; insanların psikolojik iyilik halini bir spectrum üzerinde değerlendirirsek, bu iki kavram iki ayrı uçta yer almaktadır, diyebiliriz. Birinin sorunların kaynağında, diğerinin ise çözümünde etkili olduğunu söyleyebiliriz. Affetmek, mutluluğa giden yolda aşılması gereken en zor ve en önemli aşamadır. Mutluluğun hayatımızın tüm yönleriyle ilişkili, durum ve nesnelerden bağımsız genel bir duygu olduğundan söz etmiştik. İşte yaşamımızın bütününü etkileyen bu amaca ya da duyguya ulaşmak için, yaşamımızın en saf ve çekirdek haline, en başa dönmek gerekiyor.

Suçluluk diğer birincil duygularımızda olduğu gibi amacı olan işlevsel bir duygu ancak birincil duygulardan farklı olarak saf bir duygu olmayıp onların biraraya gelmesinden oluşan kompleks bir duygu. Amacı ise kişinin hatalarının kaynağını bulup, telafi etmeyi ve çözüm yolu bulmayı arzulamasıdır.

Bu bağlamda İpek'in de değindiği gibi ikincil bazen de üçüncül düzeyde ortaya çıkar. Ancak sadece üzüntüden değil bazen korkudan ya da öfkeden de kaynağını alır. Örneğin, annenin ya da memenin kaybı üzüntü için en altta yatan nedenlerden biriyken, babanın devreye girmesi ve koyduğu kurallar daha çok engellenme sonucu yaşanan öfkeye sebep olur ve bu her iki duygu da sonradan kişinin suçluluk duymasına sebep olabilir. Bu duyguya kişinin kendinden iğrenmesi, değersizlik hissi ya da utancı da eşlik edebilir. Başlangıçta anneyle kendini bir bütün içinde algılayan bebek anneden kopuşla ve annenin kötü yönlerini gördükçe bütünlük algısı bozulacak ve Klein'ın 'depressive position' dediği süreci yaşayacaktır. Bu aşamada annenin reddinin ya da babanın engellerinin (süper ego) bebekte yarattığı gerilim ortamın ipuçlarıyla birleştiğinde bebekte içsel ya da dışsal olumsuz algı ve atıflar sonucu suçluluk ortaya çıkmaktadır.

Zaman içinde şema haline dönüşen bu atıflar (örn. ben değersizim) yardımıyla, suçluluk, bastırma ya da inkar savunma mekanizmalarıyla bilinçaltı ya da bilinç dışına itiliyor ve belki de üçüncül ve kurgulanmış düzeyde kişide yineleme zorlantısına sebep oluyor, dolayısıyla kaygı ya da diğer psikolojik sorunlar olarak gündeme geliyor.

Terapide kişinin bu suçluluk duyguları ile uğraşırken, iyi ya da kötü olarak gördüğümüz şeylerin ne görmek istediğimizle oldukça ilişkili olduğunu, beklentilerimiz ve değerlerimizi sorgulayarak hangi konuda gaflet içinde olduğumuzu konuşmak ve yineleme zorlantısını kırmanın önemi üzerinde çalışmak asıl amaç olmalı. Bu aşamada anne karnından çıktığımız anda bütünlük algımızın bozulmasının kaçınılmaz olduğu ve kendimizi bu eksikliğimizle kabul etmek gerektiği ve babanın devreye girmesiyle oluşan süper egomuz yani çevre tarafından nasıl göründüğümüze ilişkin kriterlerimizin kökenleri üzerinde durularak iyileşme sağlanmalıdır.

Bu bağlamda kişinin hem kendi gerçeğine hem de içine doğduğumuz dünyanın gerçeklerine yaklaşmak ve bu yolla hem kendisinin hem de çevresindekilerin eksiklikleri ve hataları olabileceğini kabul ederek, splitting'i bırakıp iyi ile kötünün aynı kişide olabilmesinin mümkün olduğunu görmesi ve iyi ben'i inşa etmek için çabalaması, affetmeyi sağlayacak en önemli aşamadır.

Özet olarak, bebeğin doğumdan itibaren ulaşmaya çalıştığı yasak olan arzu nesnesine ulaşamadığı için geliştirdiği ikincil duyguların fonksiyonu, bu duyguların içinde bulunulan kültürde ne şekilde ifade edilebileceği ve bu durumun gerçekliğini kabul etmek ulaşılmak istenen ana hedef olmalıdır. Temeldeki arzuya ulaşmak için oluşturulan amaçlar birbirine ne kadar yakın olursa kişi o derece sağlıklı ve huzurlu olacaktır.

Bu dersle ilgili düşüncelerime gelince; bu ders bana, şimdiye kadar eğitimlerimiz sırasında hiç gündeme gelmeyen psikanalitik teorilerin insanı tanımadaki katkısının önemini anlamama ve şu an uygulanmakta olan bilişsel-davranışçı terapilerin bu tarihsel süreç sonucu ortaya çıkmasına rağmen hiç gündeme getirilmemesinin yarattığı eksikliği doldurmamda önemli oranda katkı sağladı. Yalnız bu ders sonunda çevremdeki insanlarla yaptığım sohbetler sırasında sık sık 'bu duygunun ardında ne yatıyor?' diye sürekli içimden sormaya, dolayısıyla bu ilişkilerin yüzeyselliğinden keyif almamaya başladım ama affetmeye giden süreçte acı çekmenin gerekli olduğunu düşünürsek doğru yolda olduğum söylenebilir diye düşünüyorum. :) Hocam size de vizyonumuzu genişletiğiniz ve emekleriniz için çok teşekkür ediyorum.
Sema Yurduşen
 
Mesajlar: 23
Kayıt: Sal Mar 22, 2011 7:00 am
Konum: Hacettepe Üniversitesi

Mesajgönderen Ervin Gül » Pzt Haz 06, 2011 10:55 am

Suçluluk, genelde, insanın kendi gözünde (body) veya başkalarının gözünde (eye) yanlış/ kötü bir şey yaptığını-kabul görmüş normlar ve standartlara aykırı davrandığını- düşündüğünde hissedilir.
Her insan kendiliğiyle ilgili kriterler oluşturuyor, bu kriterler genelde superego ile- diğerlerinin gözünde nasıl göründüğüyle- ilgili oluyor. Kişide super ego çok kuvvetliyse ve boyun eğme şeması oluştuysa, başkaları için fedakarlık, diğer kişinin duygularına öncelik tanıma, dolayısıyla kendisini, ihtiyaç ve arzularını yoksayıp dışarıya odaklanması gerçekleşiyor. Bu durum ise başkasına teslimiyeti ve bağımlı bir ilişkiyi şekillendirebiliyor. Dolayısıyla, kişinin sağlıklı benliği kurma ihtimalini sekteye uğratıyor.
Sosyal hayatın içinde birincil duygularla yaşamak zor olabildiği için daha çok ikincil/üçüncül duygular ile hayatımızı sürdürüyoruz. Suçluluk (ikincil-hatta üçüncül duygu), öncesinde üzüntü (birincil duygu) ve iğrenme duygusuyla ortaya çıkan bir duygu olmakla birlikte, suçlulukta durumun kaynağını davranışlara (davranışım kötüydü) atfederken, utançta benliğe (ben kötüyüm, beceremedim) atfediliyor. Dolayısıyla, aslında suçluluk kişiyi onarıma, ‘iyi ben’i inşaya yönlendirebiliyor. Onarım dürtüsü suçluluk duygusundan kaynaklı umutsuzluğu uzakta tutabiliyor ve umut üstün geliyor.
Genelde bu ikincil duygular yastık işlevi (buffer) görüp acı bir duygu ile yüzleşmeyi ertelemektedir. Ernest Jones’a göre başka bir istenmeyen duyguya sebep olan duygu (ilk duyguya reaksiyon olarak çıkan) aynı zamanda diğer duyguyu iyileştirebilir. Örneğin, nefret suçluluğu doğuruyorsa ilk duygu nefret, ikincil duygu olan suçluluğu kapatabilir. Nefret ederek suçluluk duygusu örtülebilir. Bu duygular, bir nevi ikincil savunma katmanları olduğu düşünülebilir. Melanie Klein’ın da dediği gibi suçluluk duygularını acı verdikleri için geri planda tutmaya meyilli oluyoruz. Savunma tarzını, bebeklikte primal travmatik duruma (kayıba) verilen ilk tepkilerin belirlediği söyleniyor. Kız için baba, oğlan için anne tarafından karşılanamayan arzular, nefret ve intikam uyandırabilir. Bebek bu durumda engellenme ve çatışma yaşar; sevdiği ve arzu ettiği nesneden nefret de etmeye başlar. Bebek bu çatışma ile birlikte, sevdiği kişiyi kaybetme korkusunu yaşamaya başlar. Bu aşamada, sevgi duygusuna üzüntü ve suçluluk da katılır. Bu durum kişide primal duygu üzüntüyü yaratıyor, bu üzüntüyle baş etmek için ise kişi korku, nefret veya öfkeyi seçebiliyor.
Derste de konuşulduğu gibi, birincil duyguların ve arzuların yer aldığı gerçeklikte yaşamak yerine, tatmin edilmemiş gerçek arzular (sıcaklık, güvenli ortam vb) unutulup kendi kurgumuzu yaratıp orada yaşıyoruz ve kurgu bizim gerçeğimiz oluyor. İdeal/fantezi (kurgu) ile gerçek benlik uyuşmadığında üzüntü yaşanıyor bu da kişinin benliğinden iğrenmesine neden oluyor. İğrenme duygusu, benliğin kendisi veya bir özelliği olabileceği gibi, benliği sarsan bir olay/durum sonrasında farkedilen eksiklik/kayıp ile ilgili olabilir. Kişi bunu bütünlüğü için bir tehdit olarak algılıyabilir, bu gerçeklik karşısındaki iğrenme duygusu da diğer duyguları aktive edebiliyor. Örneğin, karşı tarafa duyulan öfke, aslında kendi eksikliğini veya suçluluk duygusunu görmemek için kullanılan bir duygu katmanı olduğunu söyleyebiliriz.
Derste affetmenin önce kendi yolculuğumuza girip değerlendirmelerimiz sonucunda otomatik ortaya çıkacağı konuşuldu. Bu durumda kişi önce kendi kurgusu ve gerçekliğini sorgulamalı, kendini nasıl bir kurgu içinde hapsettiğini farketmeli, temelde yatan birincil-ikincil duygulara ulaşmalı ve bu duyguları tekrar değerlendirmelidir. Kişinin kendi gerçekliğine yaklaşmasını engelleyen faktörler bulunup çözülmelidir. Suçluluk onarıma, onarım da bir döngüsel hapse (repetition compulsion) sebebiyet veriyorsa bu döngü çalışılıp çözümlendikten sonra kişi affetmeye başlayabilir. Bu durumda, kişi, yarattığı döngüsel hapisten kendini kurtarabilir, kendini ve dünyayı daha sağlıklı değerlendirebilir. Eğer insan örtük ve bilinçli hedeflerini biliyorsa, huzur/mutluluk gelebilir. Tüm bunların kabulü ve değişimi için ise zaman gereklidir. Bu keşif dolu yolculuktan sonra kişinin özgürleşmesi ve affetmeyi içselleştirmesi beklenir.
‘Suçlulukla uğraşmayı hedefleyen terapist’ önce kendi suçluluk duygusunu keşfedip, kabul edip, çözümlemesi akabinde hastayı yönlendirmesi, duygularını farkettirip kabulünü sağlaması, onarım için benliğin inşasına destek olması gerekmektedir. Hastanın döngüsünün (repetition compulsion) bir parçası olursa (transference) terapist bunu farkedebilmeli, hastaya bunu farkettirebilmeli ve terapide bu farkındalıkla devam edilmelidir. Bu durumda da bu yolculuktan terapistin geçmiş olması, hastanın süreci görmesi ve kendi hayatındaki örneklerle bütünleyebilmesini kolaylaştıracaktır (transference-countertransference). Gerçeklik ve fantezi arasında dans etmeyi bilmek, esnek olmak, hayalin hayal olduğunu bilmek (fantezinin realitesini) önemli. Eğer hasta ile yaşanan bir güçlük var ise bu terapistin çözümleyemediği eksikliği ve bütünlüğünü sağlayamamasından kaynaklanıyor olabilir.
Son olarak, bu dersin hiç bitmesini istemediğimi belirtmek isterim. Dönem başında beklentilerimden çok daha fazlasını bulduğum, hala daha üzerinde yaşantısal olarak da deneyimlediğim kazanımlarım olduğunu söyleyebilirim. Bu ders, uzun yıllardır fırsat bulamadığım yani belki de ‘eksikliği tamamlamaktan’ kaçındığım :) psikoanalitik bakış açısına giriş yapmamı, bilgilerimi ve düşünce dünyamı genişletmemi sağladı. Bu dersin kendi iç yolculuğumda, derste belirttiğim gibi, çok boyutlu analizler yapmama imkan tanıdığını bu nedenle değerli hocamız Prof. Dr. Faruk Gençöz’e ve arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Belki de ömür boyu devam edecek bu süreçte herkese duygu zengini yolculuklar dilerim...
Kullanıcı avatarı
Ervin Gül
 
Mesajlar: 10
Kayıt: Pzt Mar 07, 2011 12:14 pm
Konum: Doktora öğrencisi

Mesajgönderen Başak Safrancı » Cum Haz 10, 2011 12:44 am

Emotions in Psychopathology dersi, klinik psikolojide çok önemli yeri olan ama eğitimimiz boyunca sadece “düşüncelerimizin bir sonucu” olarak ele aldığımız duyguların, etkilendiği ve etkilediği birçok dinamiğini anlamamızı sağladığını düşünüyorum. Bu dersten önce, terapistin duyguları diye bir şey yoktu benim için. Çünkü terapist, görüşmeye başladığı anda insan olmak kıyafetini çıkarıp sadece terapist önlüğünü giymeli şeklinde koşullandırılmıştık, ya da ben öyle yorumlamışım. Bilişsel-davranışçı yöntem de, hastanın duygularını gündemden çıkarıp sadece düşüncelerine yöneldiği için, ortaya bir görüşmede danışana ulaşamadığı için çaresiz hisseden ama bunu hissettiğini bile fark edemeyen bir terapist, karşısında duygularının anlaşılamamasından ve sürekli “ne düşünüyorsun” şeklinde sorular yüzünden direnç oluşmuş bir danışan tablosu vardı aklımda. Bu dersin sonunda, bu tablo çok değişmiş ve çok da aydınlanmış durumda :)

Öncelikle, İpek’in bahsettiği “neden” sorusuyla ilgili olarak benim kişisel fikrim, bu dersle birlikte çok daha işlevsel olan duygu ya da düşüncelere yönelik “nereden kaynaklanıyor?” ve “işlevi ne?” sorularını kazandığımı düşünüyorum. Bu soruları sadece karşı tarafa değil, kendime de yöneltmeyi de öğrendim. Bu anlamda, yine bu dersten önce, duyguları ayırt edemeyeceğimden (kendimde dahil) endişe ediyordum. Birinci ve ikincil (açık yada örtük) duygularla ilgili öğrendiklerim duyguların matruşka gibi katmanlarda oluştuğunu ve her katmanın kişi için ne ifade ettiğini (çevre, aile, kendisi vs.), katmandaki duyguyu (öfke, üzüntü, vs.) ve o duygunun işlevini (tampon olma, kabul görme vs.) anlamanın önemini fark ettim.

Bu çerçevede, suçluluk sorusunu ele alacak olursak, suçluluğun alt katmanlardaki daha yoğun başka bir duygunun (birincil duygu), isteğin ya da arzunun Lacan’ın bahsettiği “göz” tarafından denetlenerek örtülmesiyle daha üst seviyede (ikincil duygu olarak) kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Göz’ün (gaze) yaptığı imajlar üzerinden değerlendirmeler (imaginary order) kaçınılmaz olarak çocuğa erken dönemden itibaren empoze edilen kültürel değerlendirmelerden de etkilenmektedir (symbolic order). Bu değerlendirmeler sonucunda, birey yaşadığı kayıp karşısında asıl hissettiği duygunun “kabul edilemez“ olduğu sonucuna varıp üzerini örtmeye çalışacaktır. Fakat bu kabul edilemez duygunun davranış ya da ifade boyutunu örtse bile, o kaybı yadsımayı başaramaz. Bu nedenle, o kaybın kendisi nedeniyle ya da kabul edilemeyecek bir duygu yaşadığı için, göz’ündeki standartlarını karşılayamayacak ve kendisini splitting’de “kötü ben”e yerleştirecektir.

Arkadaşlarımın, suçluluğu sadece ikincil değil üçüncül ve daha üst boyutlarda olabileceği yorumlarına oldukça katılıyorum. Derste, travmatik bir durumla başa çıkmak için gereken kuralları şu şekilde sıralamıştık: öncellikle o durumdan kendimizi uzaklaştırmamız için bir tiksinti duymamız gerekir ve o uzaklığı korumak için de bir kaçınmaya yani kaygıya ihtiyaç vardır. Kendimizi güvenli bir yere aldıktan sonra, yaşanılan üzüntü durumu kafamızda değerlendirip, düşünmeye yöneltir bizi. Son olarak da, öfke ya da agresyon baş etmek için gereken hamleyi atmamızı sağlar. Melanie Klein’ın obje ilişkileri teorisine göre, annenin memeyi çekmesi durumunda (travma-engelleme) bebeğin bununla baş etmek için gösterdiği irkilme, üzülme ve ağlama bağırma gibi öfke ifadeleri, anne tarafından olumsuz geri bildirimle karşılandığında, çocuk hissettiği öfkenin kabul edilemez olduğunu anlar, kendini “kötü ben”e yerleştirir ve öfkenin üzerini örtmeye başlar. Bu örtülen öfke, yerini anne tarafından daha kabul edilebilen bir duygu olan suçluluğa bırakır. Çocuk hayatı boyunca, kutsallaştırdığı anneye duyduğu her öfkeyi bu şekilde örterek ve onunla yüzleşemez ve bu öfke tüm hayatına yayılmaya başlar. Yetişkinlikte de kendisini anlamlandıramadığı yapay bir suçluluk duygusu içinde bulur.

Suçluluk her zaman bir öfkeye yönelik çıkmaz. Bazen id tarafından (primary thinking process) oluşan hazlar ego tarafından (secondary thinking process) durdurulur. Bireyin, önce anneden sonra da çevreden içselleştirdiği bir kriter vardır. Yaptığı eylemi, o kritere göre değerlendirir ve sonunda ya haz duyar ya da suçluluk. Kişi, karar verme odağını çevreye yönelttiği sürece, suçluluk duyma hali devam edecek, eylemlerinden güvenli şekilde bir haz ya da onur duyması mümkün olmayacaktır.

Suçlulukla uğraşmayı hedefleyen terapist, öncelikle bireyin suçluluk duymaması üzerinden giderse, suçluluğa neden olacak kriteri baştan kabul etmiş demektir. Yani bireyin o birincil duygusunun kabul edilemez olduğunu onaylamış, bireyin “iyi ben- kötü ben” ayrımını doğrulamış olur. Bunun yerine, suçluluğun kişi için kaçıncı seviyede bir duygu olduğunu, suçluluğun hangi eylem, duygu ya da düşünceden kaynaklandığını ve kişi için ne gibi bir işlevi olduğunu anlamak gerekir. Bu şekilde bireyin, üzüntü, öfke, temel istek ve arzularına da ulaşılabilir terapist. Tabi bu kolay olmadığı için, kişi bu süreçte birçok kez “tranference” yapacak ve kriterlerinin doğruluğunu savunmak için “repetition-compulsion” içine girmeye çalışacaktır. Buradaki doğal sürecin, bir ilerlemeyi engelleyen bir direnç haline gelmemesi için terapistin, bireyin kurgusunun bir parçası (countertransference) olmaması çok önemlidir. Terapi sürecinde bunu başarmak için, terapistin kendi duygularının oldukça farkında olması gerekir. Karşı tarafın kurgusunu kırmayı başaran terapist, bireyde “corrective emotion response” yaratarak, kendisini iyi kötü diyerek ayırmamasını sağladıktan sonra, suçluluğun altındaki katmanlara doğru yol alınabilir.

Bu süreçte, birey kendisinin iyi ve kötünün birlikte bir bütün olduğunu ve “asla kabul edilemez” kriterlerinin kendisinden (bedeninden) değil; çevreden, çocukluğundan geldiğini ama artık o kriterlerin geçerli olmadığını çünkü çocukken olduğu gibi aciz ve zayif değil, güçlü ve yeterli olduğunu görebilecektir. Böylece, annesinin başlattığı ve kültürün beslediği “göz”ün odağını kendisine çevirebilecektir. Bunu başardığında, eylemi yapma nedeni, çıkış amacı da ikincil değil birincil arzu ve hedefler olacaktır. Bu durumda, birincil olarak hissettiği öfke, tiksinti ve üzüntü duyguları için kendisini affedebilir ve olduğu gibi kabul edebilir. Çevresindeki insanları da, kendini edebildiği kadar kabul edebileceği için, affetme hayatındaki diğer ilişkilerine de yayılma şansı bulabilecektir.

Bu dersin, en büyük getirilerinden biri de, tüm bu öğrendiklerimizi hipotetik vakalar üzerinden değil kendi duygu ve tepkilerimiz üzerinden konuşmamızdı. Sınıfta yaptığımız konuşmalarda, insan olarak hissettiğimiz duyguların işlevlerini görerek, onları kabul etmenin bu ders boyunca kişisel olarak gelişmemize oldukça etkisi olduğunu fark ettim. Ayrıca bu duyguları terapide de hissedebileceğimizin farkındalığını kazanmamızın ve bu durumda ne yapabileceğimizi tartışmanın da, ilerde yapacağımız görüşmelerin etkinliği açısından oldukça yararlı olduğu düşünüyorum. Son olarak bu dersi, bizim için bu kadar etkin olmasındaki önemli nedenlerden biri olan, İpek’in de dile getirdiği gibi kendimizi değerlendirilme kaygısı yaşamadan ifade edebildiğimiz bir ortamda yaptığımız için oldukça şanslı olduğumuzu düşünüyorum :)
Kullanıcı avatarı
Başak Safrancı
 
Mesajlar: 14
Kayıt: Sal Eyl 23, 2008 6:42 pm
Konum: ODTÜ / Klinik Psikoloji

Mesajgönderen Elçin Sakmar » Cum Haz 10, 2011 12:29 pm

Genel olarak duyguların oluşması bir arousalın ortaya çıkmasıyla olur. Arousalla ortaya çıkan sürpriz bir durumda kişi bütünlüğünü kaybettiğini hissederse üzüntü yaşar. Bu durum iğrenme – öfke olarak devam edebileceği gibi suçluluk ya da utanma ortaya çıkabilir. Kişi durumu içsel ve kontrol edilebilir bir sebebe bağlıyorsa suçluluk hisseder. Kişinin burada atfı başarı için yeterli çabanın gösterilmediğidir.

Bu durumda suçluluğun doğuştan getirilen bir duygu olmadığı söylenebilir. Suçluluk daha çok çevreyle etkileşim sonucu öğrenilen bir duygudur. Bu etkileşimi ilk olarak Melanie Klein’ın obje ilişkileri teorisindeki bebeğin memeyi kaybetmesiyle eşleştirebiliriz. Kayıp sonrasında üzüntü yaşayan bebek daha sonra Başak’ın da dediği gibi öfke belirtileri göstermeye başlar. Bu belirtiler anne tarafından kabul edilebilir olmayınca bebek kendine döner, “anne kötü olamaz, ben kötüyüm” diye düşünür ve “kötü ben”in inşası başlar. Anneyle yaşanan bu etkileşim sonrası bebek anne tarafından daha kabul edilir olan suçluluğu yaşamaya başlar.

Freud’a göre suçluluk, id dürtüleri ve ego yönelimli eylemler süperegonun ahlak standartlarıyla çatıştığı zaman ortaya çıkar. Bu standartlar da anne baba standartlarıdır ve kişi bunları öyle içselleştirmiştir ki aksi yönde bir davranışta bulunduğunda suçluluk hissetmeye, cezalandırılma (kastrasyon) korkusu yaşamaya başlar. Başka bir deyişle kişi anne ve babasıyla yaşadığı etkileşimler sonucu, anne ve babanın standartlarını kendi standartları yapmış, bu standartları karşılayamayınca da suçluluk hissetmiştir. Bunun telafisi için de çoğu zaman “yaranma” çabası içine girebilir. Çünkü hala splitting’ten vazgeçmemiş, anne ya da babayı “iyi ben” olarak görüyor, kendisini ise “kötü ben”dir.

Bu durumda affetmek kişinin önce bu standartları fark etmesi ve bunların aslında anne babasının standartları olduğunu anlamasıyla başlıyor olabilir. Daha sonra kişi bu standartları, gerçekte kendisinin ne istediğini vs. sorgulamaya başladığında önüne engelleri kendi koyduğunu fark etmesi ve bunu neden yaptığını anlaması önemlidir. Kişi bu engelleri aşmak/aşmamak olarak splitting yaptığında suçluluk hissi de ortaya çıkar. Bu noktada önemli olan kişinin kendine dönerek “iyi ben” ve “kötü ben”in farkında olması ve bunları birleştirerek kabullenmesidir. Bu süreçte bütünlüğü kaybolduğu düşünülen benlik kişinin kendisine dönmesiyle tekrar kurulur. Kişinin kendini fark etmesiyle birlikte kendisini affetme konusunda da önemli bir yol kat etmiş olur. Zaten kişinin başkalarını affetmesi de kendini tanıması, kabullenmesi ve affetmesiyle ortaya çıkar.

Bu duygu nereden geldi? Daha önce nasıl bir durumda böyle hissetmiştim? Neden böyle hissetmiştim? Son dönemde kendime sıkça sorduğum sorular bunlar. Tabii, kendimi tekrarlamaya mı çalışıyorum, bir diğer önemli soru. Dönem başında başkalarının/danışanların duyguları üzerine çalışacağımızı düşünürken, kendimize yönelmemiz kişisel gelişimim ve kendimi daha iyi anlama konusunda bana çok yardımcı oldu. Tabii bu devam eden bir süreç ve ben daha yolun başındayım. Sonuç olarak, geriye doğru baktığımda ben “ders” adı altında ya da üst katmanda :) yaşadığımız bu durumun aslında bir paylaşım ve kendini tanıma süreci olduğunu düşünüyorum. Bu değerlendirme, yargılanma vs. kaygıları olmaksızın yaşadığım süreçte katkısı, emeği ve kılavuzluğu olan Prof. Dr. Faruk Gençöz’e ve arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Açıkçası ben de Ervin gibi bu süreç bitmesin istedim :)
Kullanıcı avatarı
Elçin Sakmar
 
Mesajlar: 17
Kayıt: Sal Eki 09, 2007 3:06 pm
Konum: ODTÜ Klinik Psikoloji

Mesajgönderen Filiz Özekin » Cum Haz 10, 2011 2:31 pm

Kişi içinde bir kıpırtı hissettiğinde ve bu kıpırtı onun için yabancı bir şeyse bunu anlamlandırmak için çevresel faktörleri kullanıyor. İçinde bulunduğu çevre hakkında bilgi topladıktan sonra içindeki kıpırtıyı atfedecek bir yer bulduğu an hissettiği şeyi de anlamlandırmış oluyor. Yani pasif bir süreçten geçiyor ve bu süreç repetition-compulsiona neden oluyor. Senenin başında benimde duygularımı anlamak için yaptığım tam da buydu aslında. Bu ders ile birlikte yaşadığım gerilimin kaynağını kendi içimde aramaya ve iç normlarımın bu şekilde gelişmesine ne neden oldu diye sormaya başladım. Kişinin tepkilerinin kendisine olan yabancılaşmasından kaynaklandığını farketmesinden sonra kendisini daha iyi tanıyıp anlamaya başlayacağını düşünüyorum.

Bu süreçte önemli olan nokta dersin başından beri konuştuğumuz odak noktasının nerde olduğu bence. Odak noktası kişinin kendi ihtiyaçlarında mı yoksa diğerlerinin onu nasıl görüdüğünde mi?Eğer kişi kendi dış görünümüne önem veriyorsa fakat içte zayıf ise bu kişi fantazide yaşıyor diyebiliriz. Kendi ihtiyaçlarını reddeden kişinin superegoya bağlı yaşadığını söyeleyebiliriz. Güçlü superegosu yüzünden saldırgan duyguları dışavuramayan birey bu duyguları kendine yönlendirir, özgüveni azalır ve kendini suçlamaya başlar. Öte yandan ikisini bir dengede tutmayı başaran kişinin ise realite ve fantazi arasında da bir denge kurduğunu söylemek mümkün. Lacan ideal-ego ve ego-ideal arasında bir ayırım yapıyor. İdeal-ego, kişinin kendisi ile ilgili hayali imajı iken ego-ideal kendisini izlediğini düşündüğü kişinin hayali olarak tanımlanabilir. Lacan’a göre burada önemli olan şeyin bu iki imajın özdeşleşmesi ve bir bütün oluşturması olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda kişinin üzerinde hissettiği bakışı da kendi zihninde oluşturduğunu söylemek mümkün. Lacan, bebeğin mirror stage’de ilk gerçek benliği ile karşılaştığı zaman hayali imajı ile realiteyi arasındaki uyuşmazlıktan dolayı depresif bir reaksiyon verdiğini belirtmiştir. Eğer çocuk bu aşamadan bir bütünleşme gerçekleştiremeden çıkarsa kendi selfinde de bir bölünme yaşıyor ve bu da ömür boyu kendinden nefret etmesine ve bu eksiklik nedeniyle de suçluluk duymasına neden oluyor. Klein ise bebeğin içindeki kötü nesneye ait saldırgan duyguların iyi nesneye hücum etmesinden dolayı suçluluk duygusunun ortaya çıktığı bir dönemden bahsediyor. Memeyi ısıran bebeğe annenin ögke içeren bir tepki vermesi, bebeğin anneyi kötü olarak nitelendirip iyi anneyi kaybetmesi anlamına gelmektedir. Bu da bebeğin anneden aldığı tepkiden ötürü beklediği onaylanmayı alamamasına, benliğinde eksiklik oluşmasına ve suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Bu noktada birincil ve ikincil duygulardan bahsedebiliriz. İkincil duygunun, birincil duygu ile başetmek için getirilen bir duygu olduğunu konuşmuştuk. Diğe bir deyişle, kendi benlik imajımız ile bağdaştıramadığımız bir duygu ile başetmek için oluşturuyoruz ikincil duyguları. Yukarıdaki örnekte benliğinde oluşan eksilmeden ötürü bebek üzüntü hissediyor, bu duyguyu kendisinden uzaklaştırmak için bunu anneye olan nefrete çeviriyor ve sonrasında bir suçluluk hissediyor. Bu durumda diğer arkadaşlarında söylediği gibi suçluluk üç belki de dördüncü katmanda ortaya çıkıyor.

Suçluluk ile uğraşmayı hedefleyen terapistin öncelikle kendisinin bu süreçlerden geçmiş olması gerekmektedir bence. Bu süreçten geçen ve kendi eksikliklerinin farkında olarak hasta görmeye başlayan terapist hem hastanın bu süreçte yaşayacaklarını önceden bildiği için ona yol gösterebilecek hem de hastanın transferenceları karşısında countertransference yapmayacaktır. Böylece, hasta belki de hayatında ilk defa kabul gördüğünü farkedecek ve repetition-compulsionları kırılmaya başlayacak ve bir affetme sürecine girecektir.

Affetmenin derste gerçekliğe yaklaşmak ile olduğunu konuşmuştuk. Bu noktadan bakınca yukarıda bahsettiğim realite ve fantazi arasındaki dengeyi kurabilen kişinin kendi kurguladığı dünyayı anlayan ve affetmeyi başarmış bir kişi olduğunu söylemek mümkündür. Bunun içinde kişinin öncelikle alt katmandaki eksikliğinin farkına varması yani bir yüzleşme yaşaması gerekmektedir. Çünkü bu eksiklik kişiyi hiç bir zaman hayal içinde tatmin etmeyeceği gibi, realiteye geçmesini de engelleyecektir. Bu süreçte kişinin geçmişinde oluşturduğu splittingin farkına varıp “iyi” ve “kötü” beni birleştirerek kabullenici olmayı öğrenmesi gerekmektedir. Bunun sonucunda affetme gerçekleşecek yani kişi örtük arzularını bilince çıkaracak ve kurguladığı gerçekliğin farkına varacaktır.

Peki affetmek mümkün müdür? Bu dönem boyunca kendimize sorduğumuz en temel sorulardan birisiydi belki de. Kendi örtük hedeflerimizin ve bunlara sebep olan eksikliğimizin farkına varıp bu eksikliği kabullendiğimiz an affetme sürecine giriyoruz bence. Ben bu sürece “Emotion in Pscyhopathology” dersi ile birlikte girdiğimi düşünüyorum. Her dersten kafam karışmış bir şekilde çıkıp bir hafta boyunca yaşadığım durumu anlamaya çalışıyordum.Fakat şimdi kendi duygularımı, tepkilerimi ve beklentilerimi daha iyi tanıdığımı ve yaratmış olduğum kurgunun farkına varmaya başladığımı düşünüyorum. Değerlendirilme ve yargılanma kaygısı olmadan kendimi açmamın da benim için büyük bir adım olduğunu düşünüyorum. Ben de bu rahat ve kabullenici ortamı bize yarattığı için öncelikle Faruk Hoca’ya sonrasında da birbirimizden çok şey öğrendiğimiz arkadaşlarıma paylaşımlarından dolayı teşekkür ediyorum.
Kullanıcı avatarı
Filiz Özekin
 
Mesajlar: 59
Kayıt: Sal Şub 19, 2008 9:15 pm
Konum: ODTÜ Klinik Psikoloji Y.L

Mesajgönderen Pınar Özbağrıaçık » Cum Haz 10, 2011 7:47 pm

Şubat ayından bu güne farklı bir ders süreciydi benim için. Kendimi anlamaya, hissettiklerimi anlamlandırmaya çalışırken başkalarının her zaman bu sürecin içinde olduğunu fark ettim. Bu dersi aldıktan sonra sorduğum sorulara verdiğim cevapların tatmin edici olmadığını ve hep kendime kaçamak cevaplar bulduğumu yakaladığım günler oldu, tabi bu durum da oldukça sancılı geçti.
Birincil ve ikincil duyguları ayırt edebilmek insanın kendini anlamada atacağı en büyük adım. Deneyimlerimiz sonucu yaşadığımız ve örneğin üzüntü dediğimiz duygunun altında yatan mekanizmaları, ailemizden getirdiğimiz ve benliğimize iyice işlemiş düşüncelerimizi anlamaya çalışmaktansa oturup ağlayıp ben buna üzüldüm diyoruz. Kendimi bu ders boyunca enine boyuna değerlendirmeye çalıştım ve üzüntülerimin altında kendimi suçlayıcı tavrım olduğunu fark ettim. Hayatta yanlışlar yapmayı da, o yanlışların getireceği sonuçları istemeyişimden de yaşadığım suçluluk duyguları. Bunun altında yatan şeyin de aile ile çok ilişkili olduğu sonucuna varıyorum. Tabi bu altta yatanlarla baş etmek ve onları kabul etmek oldukça zor ve sancılı. Bu nedenle ikincil duygu olan üzüntüyü yaşıyoruz, ona daha bir önem variyoruz. Çünkü sosyal olarak üzülmek, ağlamak çok daha kolay anlaşılır ve kabul görmüş bir durum. Aynı zamanda kabul görünce yardım çağrılarımıza cevaplar da çok daha kolay geliyor. İşin içine ikincil duygular sonucu elde edilmiş ikincil kazançlar girmiş oluyor. Ders boyunca ikincil duygularla yaşamaya devam etmenin gerçeklikten bizi çok uzaklaştırdığı üzerine konuştuk. Asıl gerçekliğe ne kadar yaklaşmaya çabalarsak, o kadar acı çekeceğiz fakat bu acılı sürecin sonucunda da kendimizi bulup eksiklerimizi, çözümlenememiş problemlerimizi affetme sürecine gireceğiz. Ve inanıyorum ki bu acılı sürecin sonunda kendiyle daha iyi geçinebilen, iç huzursuzlukları çok daha az yaşayan bireyler olabileceğiz.
Bu dersi aldığım ilk günden bu yana kendimle ve sevdiklerimle ilgili çok fazla soru sordum. Her geçen ders kafam biraz daha karıştı dedim ama sonunda bir şeyleri yerine oturttum diye düşünüyorum. Kendimizi anlayarak affetmeye gidebilmemiz için güvenli bir ortamda olduğumuza inanmamız gerektiğini düşünüyorum. O ortamı da güvenli hale getirecek olanlar yine bizleriz. Bu nedenle yaşadığım iyi kötü her şeyin sebebinde daha samimi cevaplar bulup kendimi anlamaya çalışmamda bu dersin çok büyük katkısının olduğunu, bahsettiğim güvenli ortamın da sınıfta oluşabildiğini belirtmek isterim. Normal koşullarda soracak olsanız herkes yakınım olmadığı için kendimi çok açamayacağımı söyleyebileceğim bu sınıf ortamında, Faruk Hoca’ya, yargılamadan, koşulsuz kabullenici bir tutum içinde olduğu için çok teşekkür ediyorum. Bu dersi, program kapsamında aldığım bir ders olarak değerlendirmekten çok bir keşif süreci olarak görüyorum. Herkese çok teşekkürler.
Kullanıcı avatarı
Pınar Özbağrıaçık
 
Mesajlar: 54
Kayıt: Pzt Şub 18, 2008 9:19 pm
Konum: ODTÜ Klinik Psikoloji Y.L

Mesajgönderen Gizem Ateş » Cmt Haz 11, 2011 11:06 am

"Neden sucluluk hissederiz?" diye dusunurken ister istemez aklim "utanc"a da kaydi. Oncelikle bu cok benzer iki duyguya bir arada bakmak gerekebilir.
Utanc hissettigimizde, konu her ne ise, bunu kendi benligimize atfediyoruz ve tepki olarak benligimizi gizleme ihtiyacina giriyoruz. Sucluluk ise daha cok bir kusurla (fault) ilgili; utancta oldugu gibi benlik on planda degil, aksine yapılan sey on planda. Yani negatif degerlendirmemizin odak noktasi olan sey, durum. Utanc ve suclulugu ayırt edebilmek zor olsa da, temel farklılık benlik'te yatiyor. Her iki duygu da erken donem sosyal mudahalelerimizden ogrendigimiz sosyal duygular. Ama utancta kisi kendisini digerinden ayri tutuyor ve benligi kotu goruyor, suclulukta ise butunu algilayip baskalarina karsi onarilmalara gidiliyor. Bu iki duygunun gelismesi surecinde yakın cevremizdekiler de cocuk icin kabul edilen ve edilmeyen davranislar icin rol model oluyor, benligin diger kisiler tarafindan nasil gorundugu ile ilgili onemli feedback'ler veriyor. Ornegin bir annenin cocuguna "Shame on you!" demesi... Dusunsenize, cocuk icin bu feedback ne derece onemli olabilir ve sonrasinda neler getirebilir...

Melanie Klein'a gore erken donemde eger ego&superego catismasi cikarsa sonuc utanc, ego&ideal self catismasi cikarsa sonuc sucluluk oluyor. Yani, catisma utanca ya da sucluluga goturebilir. Nasil bir catisma yasadigimiz ve neye atfettigimiz duyguyu belirler.

Utanc da sucluluk da cok guclu duygular. Ornegin, bazi ulkelerde insanlari herkesin onunde idam ettirmek. Bu daha fazla utanca sebep olur.

Bu kisimla ilgili cok uzatmadan basit bir ornekle farki gostererek sozu tamamlayayim: Çocuk altina kacirdiginda, kadin kocasini aldattiginda bunu kendine atfediyorsa utanc hisseder (Ben boyle bir insanim, adi biriyim.) Ama davranisa odaklanirsa sucluluk hisseder.

Benim bu dersle birlikte ogrendigim en temel seylerden biri "Kayip"... "Kayip nelere kadirmis" dedim durdum :) Kisi benligiyle ilgili bir kayip hissi yasarsa oncelikle bu uzuntuye sebep oluyor. Ardindan, superego'yu devreye sokup eksilen seyin degerini kiyaslamak icin superegoyu kullanir. Bu da tiksinti'ye yol acar. Ardindan "ofke" gelir (Bu onun yuzunden oldu!), kendini engellenmis hisseder, adaletsiz bir durumun var oldugunu dusunur. Yani bu derste konustugumuz ve cok etkilendigim üzüntü-tiksinti-ofke dongusu. Ofkede benlik ve olayin integre olması gerekir. Kisi kendini, benlik imajini, goru ve yanlislarini degerlendirip eger haksiz durumunda olduguna kanaat getirirse ofkenin ardindan sucluluk gelebilir (utanc da gelebilir). Bu da sanirim, ikincil ucuncul tepkilerimizin katmanlasmasinda suclulugu nereye koydugumuza dair bir aciklama olmustur.

Suclulugun cozumu icin, terapist kisiye aslinda hicbir duygunun patolojik olmadigini ve bunu cozmenin kendisinin elinde oldugunu vurgulamasi gerekir, diye dusunuyorum. Kisi, erken donem olaylara takildikca ofkesi buyuyecek, kendine dair turlu sucluluklar hissedecektir. Erken donem olaylara takilmamali, cozume odaklanilmalidir. Aksi takdirde, affetmek mumkun olmaz.

Benim icin bu dersin katkilarindan biri de su oldu (Bir itiraf): Derste de anne ve babama buyuk ofke duydugumu belirtmistim ve ben bu ofkenin hicbir zaman kaybolmayacagina inaniyordum. Bazen anneme karsi boyle hissettigim icin de sucluluk duyuyordum. Ama bazi olaylarla birlikte, bu derste konustuklarimizi dikkate alarak, kendimi ve olaylari sorgulayarak annemi affettim. Affetmenin mumkun olmayacagina inaniyordum. Ama oluyormus, affedilebiliyormus. Annemi anladim. Annem ve benim aramdaki iliskide annemin tepkilerini annemin tum hayatinda gordum, belki de onun bildigi baska bir davranis yontemi yoktu, o da kendisini baska kisilerden koruyamamis, dolayisiyla cocuguna da o sekilde davranmis.. (Cok orneklemek istemiyorum, o yuzden acik olmayabilir.) Yani, affetmenin mumkun olduguna inaniyorum ben.
Kendi deneyimimden yola cikarak, affetmenin altinda erken donem olaylara takilmamanin (gercekten hicbir cozum getirmiyor. Ama simdiki durumun sebeplerini anlamakta erken donemde yasananlari anlamak sorgulamak cok onemli) ve odak noktayi ne kendine ne de diger kisilere yoneltmemenin, sadece duruma bakip durumu anlamanin yattigina inaniyorum.

Bu ders benim kendimi sorgulamamda, kendime dair yeni seyler ogrenmemde cok yardimci oldu. Bir nevi ic dunyama yolculuk yaptim, diyebilirim. Bunda katkisi olan herkese, basta hocama ve sinif arkadaslarima kendi adima tesekkur ederim.
Kullanıcı avatarı
Gizem Ateş
 
Mesajlar: 62
Kayıt: Prş Şub 19, 2009 7:26 pm
Konum: ODTÜ klinik Psikoloji YL

Mesajgönderen Canan Büyükaşık » Pzr Haz 12, 2011 1:09 pm

Neden suçluluk hissederiz diye baktığımızda benim de aklıma ilk gelen, derslerde konuştuğumuz ve yukarıda da değinilen üzüntü-iğrenme-suçluluk veya öfke ilişkisi geliyor. Yani arousal durumunda ortaya çıkan sürpriz bir durumda kişi şemalarının kırıldığını, bütünlüğünü kaybettiğini düşünürse üzüntü hisseder. Ardından bu durumdan iğrenir; bunu dışsallaştırırsa öfke, içselleştirirse suçluluk veya utanç hisseder. Önceden bahsettiğimiz gibi suçluluk aslında kişinin güçlenmesine, utanç ise depresyona neden olabilir. Bu noktada, kişinin karşılaştığı duruma hangi tepkiyi vereceği konusunda erken dönem yaşantılarının önem kazandığını biliyoruz. Bakım veren kişinin (anne) çocuğu nasıl algıladığı, çocuğun bunu nasıl algıladığı önemli. Yani erken dönem ebeveynler tarafından yöneltilen 'bakış'ların önemli rol oynadığını düşünüyorum. 'Somebody is watching me' durumunda kişi diğerleri tarafından 'iğrenç' algılandığını düşünüyorsa kendinden iğrenebilir ve ardından da suçluluk hissedebilir, standartlara ulaşamadığını düşündüğü için.

Suçluluk bazen ikincil bazen de üçüncül bir duygu olarak ortaya çıkabiliyor. Bazen, duygularımız üzüntü-iğrenme-suçluluk şekilde katmanlaşırken, üzüntü-iğrenme-suçluluk-öfke şeklinde de katmanlaşabileceğini düşünüyorum. Suçluluğumuzu örtmek için öfke hissedebiliyoruz ve çoğunlukla bunun farkında olmayabiliyoruz. İşte affetmek bu noktada ortaya çıkıyor. Affetme süreci için, hissettiğimiz öfkenin temeline inmemiz gerekiyor. Ve muhtemelen kaynağına doğru giderken suçlulukla karşılaşacağız. Memeyi ısıran bebek, annenin memeyi çekmesiyle öfke hissedecektir, anne artık “kötü anne” olacaktır. Ancak “iyi anne”ye öfke duyduğu için suçluluk hissedecektir ve belki bu noktada “ama ben de ısırmıştım” diyebilecektir. Splittingi bırakıp, öfke duyulan kişiyi anlamaya başlayınca affetmek mümkün oluyor. Bu da kişinin önce kendini anlaması ve kabul etmesiyle başlıyor. Çünkü, benliğimizde var olan eksikleri kabul edemediğimiz için, bize bunu hatırlatan veya oraya dokunan kişilere öfke duyuyoruz. Bu nedenle, kişinin kendi duygularını, bu duygular neden olan erken yaşantılıları ve baş etmede kullandığı tepkilerini fark etmiş olması gerekiyor.

Suçluluk, dediğimiz gibi, hem “kabul edilmeyen” duyguların hissedilmesi sonucu yaşanabiliyor hem de “ideal benlik”le ilgili bir problem hissedildiğinde yaşanabiliyor. Suçlulukla uğraşmayı hedefleyen terapist ise danışanının tüm bu duygularını hem de beniğini kabul ederek yola çıkmalıdır ki hissedilen duyguların suçluluğu gerektirmediğini hissettirebilsin. Yani, duyguları konusunda kabul görme, duygularını yaşama ihtiyacı içinde olan danışana bunu sağlamalıdır. Böylece, bastırılmak zorunda olan duyguların ortaya çıkmasıyla kişi rahatlayacaktır ve suçluluk hissetmeyecektir. Tüm bunlardan önce, terapist de kendi duygularının ve varsa suçluluklarının farkına varmalı ve nasıl baş ettiğinin farkına varmalıdır. Faruk Hoca’nın dediği gibi, terapist danışanının bir adım önünde olmalı ki, onu yanına çekebilsin. Aksi halde, danışanın tekrarlayan döngüsüne girer.

Kısacası, affetmek mümkündür. Ancak, bu süreç oldukça uzun ve sancılıdır. Çünkü kişinin kendine dönmesi, kendini kabullenmesi, kendini affetmesi gerekir.

Bu dersin bana en büyük katkısı dersin başında kafamı kurcalayan birçok sorunun cevabını bulmuş olmamdır. Örneğin, bir terapist olarak danışanlarıma öfke duymaktan korkuyordum. Ancak, şu an hissedebileceğim öfkenin nedenlerini görebiliyorum, bunun nedenlerini danışanlarımda değil kendimde aramam gerektiğini de. Bunun fakına varmak beni oldukça rahatlatmıştır. Affetme konusu ise benim için dönüm noktası olmuştur. Travma yaşayan danışanlarla görüştüğümde, öfkelerini nasıl ele alabilirim, böyle travmaların ardından nasıl affetme olabilir ki, diye düşünüyordum. Şu an, bunların cevabını verebiliyorum. Bunun yanı sıra, insanlarla ilişkilerimde daha az öfke hissetmeye başladığımı fark ettim. Hem karşı tarafı, hem kendimi daha fazla anlamaya çalıştığımı görebiliyorum. Erken dönem yaşantıların öneminin farkındaydım, ancak, kişinin bunlarla baş edebileceğini ve değiştirebileceğini düşünüyordum. Evet, şu anda da değiştirebileceğini görebiliyorum ancak sandığımdan daha uzun ve zorlu bir süreç olduğunun farkına vardım ve aslında bu da insanlara duyduğum öfkenin azalmasına neden oldu. Farkındalık kazanmaya çalışırken, bu ders benim için çok büyük bir adım oldu diye düşünüyorum. Bitmiş değil tabi ki, dediğim gibi uzun bir süreç. Ancak bu dersin ve bu derste yer alan herkesin katkısı oldukça büyük oldu benim için. Herkese çok teşekkür ediyorum…
Kullanıcı avatarı
Canan Büyükaşık
 
Mesajlar: 27
Kayıt: Pzr Eyl 30, 2007 9:55 pm
Konum: ODTÜ/Psikoloji/Ankara


Dön Duygular

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron